12 Kasım 2016 Cumartesi

Atatürk Sonrası CHP’nin Başarısızlığı Nedenleri ve Sonuçları




Soru: Merhabalar Celal Bey. Öncelikle hoş geldiniz. Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkürler. Bu da benim Halkınhabercisi’ndeki ilk röportajım olacak. Bende biraz heyecanlıyım açıkçası. Yeni kitabınız “Atatürk Sonrası CHP’nin Başarısızlığı Nedenleri ve Sonuçları” hakkında konuşacağız. Ama öncelikle, sizi tanımayanlar için, kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Cevap: Çok teşekkür ediyorum. Öncelik size ve sahsınızda Halkın Hebercisi Sitesi ve çalışanlarına başarılar diliyorum.

Adıyaman Besni Kesmetepe köyü doğumluyum. İlk ve orta öğretimini Besni’de okudum. Ankara Yenişehir Sağlık Koleji ve Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Yüksek Mühendisliğini bitirdim. Ankara Numune Hastanesinde Radyasyon Fizikçisi olarak görev yaparken Aralık 1995’te yapılan seçimlerde delegelerle yapılan önseçimle Adıyaman’da CHP’den milletvekili seçildim. Haziran 1996 tarihinde toplanan CHP Küçük Kurultayı’nda, 1995 seçim sonuçlarını CHP açısından değerlendiren, CHP’nin başarılı olması için yapılması gerekenlerin ortaya konulduğu CHP milletvekilleri Aydın Güven Gürkan Ercan Karakaş, Seyfi Oktay, Şahin Ulusoy ve Mahmut Işık ile birlikte “Daha İyi Bir Türkiye Daha İyi Bir Siyaset Ve Daha İyi Bir CHP İçin Daha Fazla Gecikmemeliyiz” adlı bildirinin hazırlanmasında yer aldım. Bildiriye imza koydum. Değerlendirme ve önerilerimiz kaale alınmadı. CHP, tarihinde bir ilk yaşandı. 1999 seçimlerinde yüzde 10 seçim barajı aşılamadı. Meclisi kuran CHP, kurduğu Meclis’in dışında kaldı.

Kasım 2002 seçimlerinden sonra Ankara eski İl Başkanı Mustafa Selmanpakoğlu, Ağrı eski İl Başkanı Ahmet Aslan, Eskişehir eski İl Başkanı Sevgi Akmen, İstanbul eski İl Başkanı Cemal Özdemir, Giresun Eski İl başkanı Ömer Adıgüzel, Bursa eski milletvekili Yahya Şimşek’le birlikte CHP’de parti içi demokrasiyi egemen kılma, halkla birlikte siyaset ve çözüm üretmeyi amaçlayan “Anadolu Hareketi’nin” kurucuları arasında yer aldım. 7 ay süreyle hareketin sözcülüğünü yaptım.

2001 yılında genel merkezi Ankara’da olan Sosyal Demokrasi Derneğine (SDD) üye oldum. 2003 yılında Derneğin genel sekreteri oldum. 2003-2009 arasında Derneğin Genel Sekreterliğini yaptım. 2012-2014 arasında genel başkan yardımcılığı yaptım. Bu süreçte SDD ile Almanya Sosyal Demokrat Partisi, İsveç Sosyal Demokrat Partisi, Yunanistan Sosyal demokrat partisi arasında yapılan ortak çalışmalarda yer aldım. Bu süreçte Batı’daki sosyal demokrasiyi anlama ve kavramama, sosyal demokrasinin başarılarını öğrenme fırsatı buldum.

15 Eylül 2011-15 Nisan 2012 arasında Ankara İl Sekreterliği yaptım. Bu süreçte “Biz İstersek Başarırız, Biz İstersek İktidar Oluruz” kitabımı yazdım. Genel İş Sendikası kitabın basımına yardımcı oldu. 2000 adet basıldı. Kitabı Ankara CHP üyelerine dağıttım.

2014 yılında GAP Eylem Planı ile amaçlanan hedeflerin gerçekleşme durumu, Planın geldiği nokta, AKP’nin GAP Eylem Planı kapsamında özelde Adıyaman halkına genel de Güneydoğu Bölgesi halkına verdiği sözler ve bu sözlerin gerçekleşme durumunu anlatan “AKP İle Adıyaman’da Ne Değişti. Erdoğan Ne Söz Verdi Ne yaptı” adıyla bir kitap yazdım. Kitabı CHP Genel Merkez yöneticileri, Adıyaman ve Güneydoğu illerinde CHP örgütleri başta konuya ilgi duyan kişilerle paylaştım. Halen Ankara / Çankaya CHP üyesiyim.

Soru: Kitap yazmaya nasıl karar verdiniz? Sizi buna ne itti?

Cevap: Mustafa Kemal Atatürk Halk Fırkası’nı (CHP), bir yıla yakın sürede halkın değişik kesimleriyle görüşerek, onların görüş ve önerilerini alarak, halkçılık esaslarına dayalı, aklın ve bilimin öngörüsünde, yenilikçi, değişimci ve dönüşümcü bir misyon ve vizyonla kurmuştu.

Atatürk’ün başkanlığında CHP tarafından 20. Yüzyılın en büyük değişim ve dönüşüm projesi olan Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş, devrimler yapılmış, devrimlerle öngörülen toplumsal, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel değişim ve dönüşümler yaşama geçirilmişti.

Batılısıyla doğulusuyla dünyanın önde gelen tarihçileri, siyasal ve sosyal bilimcileri, araştırmacıları, uluslararası kurum ve kuruluşları, CHP’nin kurucusu Atatürk’ü 20. Yüzyıla yön veren bir lideri olarak kabul etmişlerdi. Atatürk’ün başkanlığında CHP tarafından yaşama geçirilen toplumsal, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel değişim ve dönüşümleri örnek alınacak ve örnek gösterilecek bir model ve sistem olarak kabul etmişlerdi. Benzer durumda olan ülkelere, örnek göstermişlerdi.

Arkasında bu kadar başarıları olan CHP, çok partili döneme geçildikten sonra 1950 seçimlerinden başlayarak 1950-2015 arasında 65 yıl boyunca katıldığı seçimlerde sürekli başarısız olmuştu. Hiç tek başına iktidara gelememişti. CHP’nin başarısızlığının sonuçları kendisiyle sınırlı kalmamıştı. Ülkenin de kötü yönetilmesine ve başarısız olmasına neden olmuştu. Bu durum, CHP’nin üye ve örgütlerinin üzerine kafa yormaları gereken bir durumdu.

CHP üyesi ve eski bir CHP milletvekili olarak kendimi sorumlu hissettim. CHP’nin çok partili dönemde başarısızlıklarının gerisinde yatan nedenleri araştırmaya karar verdim. Araştırmam 10 yıla yakın sürdü. Bu süreçte Atatürk ve CHP hakkında yazılmış 200’ün üzerinde kitap okudum. Bu kitapların büyük çoğunluğu araştırma kitabıydı. Araştırmamın sonucunu “Atatürk Sonrası CHP’nin Başarısızlığı, Nedenlerini ve Sonuçlarını” adıyla Karınca Yayınevinde çıktı.

Soru: CHP, ülke kuran bir parti olarak, ayrıca 90 yılı aşkın tarihiyle, Dünya’nın en eski partilerinden biri olarak, kimsenin yadsıyamayacağı bir konu. 1950 seçimleri sonrası CHP tek parti iktidarı göremiyoruz. Kitabınızda bu durumu irdelemişsiniz. Ve bunu, değişmez genel başkanlık sorununa bağlıyorsunuz. Bu tespitiniz neye dayanıyor.

Cevap: Sorunuz, CHP’nin çok partili dönemde başarısızlığının gerisinde yatan temel nedeni kapsıyor. Bu bağlamda sorunuzun cevabı kapsamlı ve uzun.

9 Eylül 1923 tarihinde Atatürk’ün imzasıyla İçişleri Bakanlığına sunulan partinin kuruluş dilekçesinin ekinde yer alan Atatürk’ün bizzat kaleme aldığı Parti Tüzüğü’nün 2. Maddesinde Halk Fırkası’nın çalışma ilkeleri “Halk Fırkası nazarında halk mefhumu (kavramı), herhangi bir sınıfa münhasır (mahsus) değildir. Hiçbir imtiyaz iddiasında bulunmayan ve genellikle kanun nazarında mutlak bir eşitliği kabul eden bütün fertler halktandır. Halkçılar, hiçbir ailenin, hiçbir sınıfın, hiçbir cemaatin, hiçbir ferdin imtiyazlarını kabul etmeyen ve kanunlardan yararlanmadaki mutlak hürriyet ve istiklali tanıyan fertlerdir” diye tanımlandı.

Bir siyasi partinin kuruluş ilkeleri ve değerleri, partiyi tanımlar. Partinin kuruluş ilkeleri ve değerleri aynı zamanda seçmenle yapılan siyasi sözleşmedir. Kuruluş ilkeleri ile halkla yapılan siyasi sözleşmeye bağlı kalmadan siyaset yapan bir parti, eylem ve söylemlerinde inandırıcı olmaz. Seçmeni ikna edip oyunu alamaz. İktidara gelemez.

Atatürk’ün başkanlığında Halk Fırkası’nın (CHP) kuruluş ilkelerine bağlı kalınarak siyaset yapıldığı için, Atatürk eylem ve söylemlerinde inandırıcı oldu. Halk, Atatürk’e inandı ve destek verdi. Halkın desteğiyle Atatürk’ün başkanlığında CHP tarafından 20 yüzyılın en büyük değişim ve dönüşüm projesi olan Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Devrimler yapıldı. Devrimlerle öngörülen toplumsal, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel değişim ve dönüşümler yaşama geçirildi. 1938 yılına gelindiğinde Türkiye Cumhuriyeti, dünyanın medeni ve çağdaş ülkeleri arasında onurlu ve saygın yerini aldı. İsmet İnönü bu süreçte, 13 yıl 8 ay süreyle CHP’nin II. Başkanı ve başbakan olarak görev yaptı. İcranın başında bulundu.

Atatürk’ün 10 Kasım 1938 günü hayata gözlerini yumdu. Ertesi günü, 11 Kasımda Meclis alelacele toplandı. İsmet İnönü Cumhurbaşkanı seçildi. Cumhurbaşkanı İnönü’nün isteği ile 26 Aralık 1938 tarihinde (Atatürk’ün ölümünden 45 gün sonra) I. CHP Olağanüstü Kurultayı toplandı. Kurultayda Parti Tüzüğü yeniden yazıldı. Tüzüğün 3. Maddesinde “İsmet İnönü CHP’nin değişmez genel başkanıdır. 4. Maddesinde değişmez genel başkanlığın sona ermesi ölüm, görev yapamayacak bir hastalık hali ve istifa” koşuluna bağlandı.

Parti Tüzüğü’nde yapılan bu değişiklikle, CHP’nin bizzat kurucusu Atatürk tarafından belirlenen halkçılık esaslarına dayanan kuruluş ve çalışma ilkeleri ve değerleri terk edildi. Genel başkan İnönü parti içinde tek söz sahibi ve belirleyici oldu. Parti de ayrıcalıklı ve imtiyazlı konum kazandı.

Değişmez genel başkanlık yönetim anlayışı, bir ilke ve ideolojiye dayanmayan, genel başkanın düşünce ve görüşlerinin partinin de görüş ve düşünceleri olduğu, genel başkanın partiyi tek başına aldığı kararlarla yönettiği bir yönetim anlayışıydı. Bu bağlamda Parti Tüzüğü’nde yapılan bu değişikliklerle CHP, bir ilke ve ideolojiye dayanmayan bir parti oldu.

İsmet İnönü’nün değişmez genel başkanlığı, 33 yıl 4 ay 13 gün sürdü (26 Aralık 1938-8 Mayıs 1972). Bu süreçte değişmez genel başkanlık yönetim anlayışı, üye ve örgütler tarafından benimsendi, içselleştirildi, bir yönetim kültürüne dönüştü. CHP, İsmet İnönü’nün başkanlığına 1950 seçimlerinde başlayarak 1950-1972 arasında katıldığı seçimlerde sürekli başarısız oldu. Fakat kurultaylarda İnönü’nün karşısına başka aday çıkmadı. Delegeler, iktidar olamamayı bir sorun yapmadılar. Değişmezlik üzerine işleyen parti kültürüne uygun davranarak partiyi iktidar yapamayan İnönü’yü kurultaylarda sürekli genel başkan seçtiler. İnönü, 8 Mayıs 1972 tarihinde kendi isteği ile genel başkanlıktan istifa etti. CHP’de genel başkan değişim ancak İnönü’nün kendi isteği ile genel başkanlıktan istifa etmesi ile mümkün olabildi.

Değişmez genel başkan yönetim anlayışı ve kültürü, İnönü’den sonra da değişmeden devam etti. CHP, Bülent Ecevit’in başkanlığında 1972- 1980 arasında katıldığı seçimlerde hiç tek başına iktidara gelemedi. Fakat kurultaylarda Bülent Ecevit’in karşısına başka aday da çıkmadı. Delegeler iktidar olamamayı bir sorun olarak görmediler. Değişmezlik üzerine işleyen parti kültürüne uygun davranarak Ecevit’i genel başkan seçtiler. Ecevit, 30 Ekim 1980 tarihinde kendi isteği ile genel başkanlıktan istifa etti. Genel başkan değişimi ancak Ecevit’in kendi isteği ile genel başkanlıktan istifa etmesi ile mümkün olabildi.

12 Eylül 1980’de darbe yapan yönetime el koyan askerler siyasi partileri kapattılar. 1981-1992 arasında kapalı olan CHP, 9 eylül 1992 tarihinde yeniden açıldı. Deniz Baykal genel başkan seçildi. CHP, 1992-2010 arasında Baykal’ın başkanlığında katıldığı seçimlerde sürekli başarısız oldu. Bu süreçte yapılan olağan ve olağanüstü Kurultaylarda Baykal’ın karşısına başka adaylar çıktı. Fakat delegeler, değişmezlik üzerine işleyen parti kültürüne uygun davranarak başarısız olan Baykal’ı sürekli genel başkan seçtiler.

Baykal, 9 Mayıs 2010 tarihinde kendi isteği ile genel başkanlıktan istifa etti. CHP’de genel başkanlık değişimi ancak Baykal’ın kendi isteği ile genel başkanlıktan istifa etmesi ile mümkün olabildi.

22 Mayıs 2010 tarihinde toplanan kurultayda Kemal Kılıçdaroğlu genel başkan seçildi. CHP, Kemal Kılıçdaroğlu’nun başkanlığında 2010-2015 arasında katıldığı seçimlerde sürekli başarısız oldu. Fakat partililer, başarısızlığı ve iktidar olamamayı bir sorun olarak görmediler. Kurultaylar değişmezlik üzerine işleyen parti kültürüne uygun davranarak başarısız olan Kılıçdaroğlu’nu sürekli genel başkan seçtiler.

Değişmez genel başkan anlayışına dayalı işleyiş ve iktidar olmamayı sorun yapmayan üye ve örgüt yapılanmasının seçmende iktidar karşılığı olmadığı için CHP, sürekli başarısız oldu. Özetle CHP’nin sorunu yapısaldır.

Soru: Yiğidi öldürelim, hakkını verelim. CHP’de genel başkan eleştirmek daha kolaydır. Sağ partilerde bu daha da zordur. Hele de Erdoğan’a laf etmek. Buradaki eleştirel tutumunuz sanki biraz fazla mı sert, -malum ülke halleri- yoksa CHP’nin topluma yeterince iyi örnek olamadığını mı düşünüyorsunuz?

Cevap: CHP, 20. Yüzyılın en büyük değişim ve döşüm projesi olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, devrimleri yapan bir parti. Kurduğu Cumhuriyete, ilkelerini korumaya, yaptığı devrimleri yaşatmaya, çağın değerlerine taşımaya karşı sorumluluğu olan bir parti. CHP’yi yönetenler, kendileri için siyaset yaparak, parti içi iktidarla yetinerek siyaset yapamazlar. Böyle bir hakları yoktur/olamaz. Bu bağlamda CHP’nin siyasi sorumluluğu ile Türkiye Cumhuriyetini din kurallarına göre yeniden yapılandıracağını söyleyerek siyaset yapan AKP’yi karılaştırmak, tabire caizse eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur.

Soru: CHP’nin sorununun yapısal olduğunu ve mevcut, üye ve örgüt yapısı, liderlik ve siyaset yapma anlayışıyla siyaset yapmaya devam edilirse, 65 yıldır devam eden başarısızlığın, bundan sonra da değişmeden devam edeceğini söylüyorsunuz. Kısmen katıldığım bir olgu. Peki neden böyle olduğunu düşünüyorsunuz?

Cevap: Siyaset, iktidar olmak sorun çözmek için yapılan bir iştir. Seçmende siyaseti, iktidar olmak ve sorun çözmek için bir iş olarak görüyor. Oy verdiği parti iktidar olursa kendisinin de iktidar olmuş gibi görüyor. Sorunlarının daha rahat çözüleceğine inanıyor. Bu anlayışla hareket ederek iktidara ve sorun çözmeye talip olan, bu iddiasında samimi ve inandırıcı olan, parti ve genel başkanına bakarak oy veriyor. Partilerini iktidara getiriyor. Bu bağlamda, parti içi iktidarla yetinen, ülkede iktidar olma ve sorun çözme peşinde koşmayan bir parti ve izlediği siyasetin seçmende karşılığı yoktur. CHP’nin başarısızlığının nedenleri ortada. Sorunun yapısal olduğu genel başkan başta olmak üzere üye ve örgütler biliyorlar. CHP, bu günkü üye ve örgüt yapısı, liderlik ve yönetim anlayışı ile siyaset yapmaya devam ederse, bunda ısrarlı olursa, dün olduğu gibi gelecekte de iktidar olamaz. Halk arasında çok yaygın olarak kullanılan bir atasözü var. “Görünen köy kılavuz istemez.”

Soru: Röportaj öncesi yaptığımız sohbette; kitabınızı yayınlatmak için kimi yayın evlerinin kapısını çaldığınızı, yayın evi yöneticilerinden; “Çalışmanız önemli. Ancak CHP’nin başarısızlıklarının nedenleri belli. Bunu herkes biliyor. Herkesin bildiği bir şey için kitap yazmaya gerek var mı? Ayrıca CHP’liler okumuyorlar. Kitabı bassak satmaz” cevabını aldığınızı, uzun uğraşlar sonrasında kitabı, nihayet, Karınca Yayınevi’nde yayınlatabildiğinizi söylediniz. Genelde okumamak, toplumsal bir hastalığımız. Ve tabii CHP’de biraz daha fazla. Bu açıdan bakınca, CHP içinde bir özeleştiri bekliyor musunuz?

Cevap: Mustafa Kemal Atatürk CHP’yi aklın ve bilimin öngörüsünde yenilikçi, değişimci ve dönüşümcü bir vizyonla kurdu. Kendisinden sonra CHP’yi ve ülkeyi yönetecek olanlara aklı ve bilimi miras olarak bıraktı. Bilgi çağındayız. Okumadan, bilgiye ulaşmadan ülkede ve dünyada değişen ve dönüşen gelişmelerle ilgili olmadan, değişen ve dönüşen gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni sorunlara çözüm üretmeden seçmenin oyu alınabilir mi? İktidara gelinir mi? Hele de, kendisin sosyal demokrat bir parti olarak tanımlayan bir parti de?

Umarım ve beklerim CHP’liler okurlar. CHP’nin başarısızlığının gerisinde yatan nedenleri ve sonuçlarını sorgularlar. Bundan sonra CHP’de, aklın bilimin öngörüsünde, bilgi ve projeye dayalı siyaset yapılır. İktidara ve sorun çözmeye talip ve halk için siyaset yapan CHP’nin iktidarına, her zamankinden daha çok ihtiyaç duyuyor.

Soru: Eserinizde Köy Enstitüleri’ne de değinmişsiniz. 1946 seçimleri sonrasında CHP’nin kendi eseri olan, nüfusun yüzde 75’nin yaşadığı köyü ve köylüyü değiştirip dönüştürme projesi, aydınlanma ışığı Köy Enstitüleri’nden vazgeçtiğini, söylüyorsunuz. Bu iddianız doğru mu?

Cevap: 18.yüzyıl Avrupa’sı, Aydınlanma döneminin etkisiyle bir eşitlik savaşı vermekteydi. 1789 yılında Fransa’da gerçekleşen devrimle, özgürlük, eşitlik, adalet ve kardeşlik fikirleri kısa sürede tüm Avrupa’yı etkisi altına almıştı. Aydınlanma döneminden Fransız İhtilali’ne kadar geçen sürede mutlakıyet yönetiminin etkisinde olan devletler ve ülkenin sahibi olarak görülen kralların yetkileri kısıtlanmıştı. Böylece bu tarihe kadar ezilen ve hakları olmayan halk, özellikle köylerde yaşayan halk eşitlik olgusuyla birlikte haklara sahip olmaya başlamıştı. Bu haklardan birisi ve en önemlisi de eğitim hakkıydı. Sosyal Eğitimi, yoksul halkın eğitimini savunan Johann Heinrich Pestalozzi tam da yaşanılan bu eşitlik arayışları içerisinde eğitimci olarak görev yapmış ve eğitimin sosyalleşmesi, eğitim hakkının eşit şekilde dağıtılmasının mücadelesini vermiştir. Pestalozzi’nin yaşadığı dönemde sınıfsal farklılar mevcuttur ve en ezilen sınıfsal tabaka ise yoksullar yani halktır. Pestalozzi’nin eğitim üzerine yaptığı çalışmalarla “Sosyal Eğitim” kavramını gündeme getirmiş ve eğitim hakkından yoksun olan halkı eğitmekle kalmamış, onları hayatın içinde, ihtiyaçlara uygun olarak üretici bireyler olarak yetişmelerini sağlamıştır. Sosyal Eğitim fikrinde Pestalozzi ile birleşen Alman eğitimci George Kerschensteiner da halkın eğitimi üzerinde durmuş ve kendisi eğitim tarihi literatürüne “İş Okulu” kavramını getirmiştir.

Benzer siyasi ve ekonomik sıkıntıların yaşandığı ülke olarak Türkiye’de de benzer durumlar mevcuttu.

Türkiye’nin önde gelen eğitimcilerinde İsmail Hakkı Tonguç, Pestalozzi ve Kerschensteiner’in halk eğitimi, iş eğitimi fikirlerini savunuyordu. Bu eğitimcilerin eserlerini Türkçeye çevirmişti.

1935 yılına gelindiğinde Cumhuriyetin kurumsallaşması tamamlanmış, devrimler yapılmış, devrimlerle öngörülen değişim ve dönüşümler yaşama geçirilmişti. Ancak eğitim sorunu ile toprak düzeni henüz çözülememişti. Nüfusun yüzde 75’nin yaşadığı köylerin eğitim sorununu çözmeden köyü değiştirip dönüştürmeden, toprağı işleyen köylüyü işlediği toprağın sahibi yapmadan, köylüyü ekonomik özgürlüğüne kavuşturmadan, özgür iradeleriyle davranmaları sağlanmadan, köylerde yaşayanların Cumhuriyete ve devrimleri benimsemeleri, aidiyet duymaları ve sahiplenmeleri mümkün değildi. Köylü yoksuldu. Yoksul köylünün eğitimi için özgün bir eğitim modeli gerekiyordu. Atatürk’ün isteği ile bu alanda çalışmaları olan İsmail hakkı Tonguç İlk Öğretim Genel Müdürlüğü’ne getirildi.

İsmail Hakkı Tonguç, hızla işe koyuldu. Köy Enstitüsü eğitim modeli geliştirildi. İşe, eğitmen kursları ile başlandı. 17 Nisan 1940 tarihinde köy Enstitüleri yasası çıkarıldı. Cumhurbaşkanı ve CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, kuruluşundan başlayarak okulları sahiplendi. Okullar İnönü’nün destek ve himayesinde hızla ülke geneline yayılmaya başladı. İnönü yılda en az bir kere okulları ziyaret ediyordu. Öğrencilerin etkinliklerine katılıyor, öğrencelere ve öğretmenlere moral veriyordu. Okullarda köy çocukları eğitim alıyordu. Okullarını bitirenler köylerine dönüyorlardı. Öğretmen o köyün çocuğu olduğu için uyum sorunu yaşanmıyordu. Öğretmen – köylü işbirliği ile köyler hızla değişmeye ve dönüşmeye başladı. Ancak bu gelişme kurulu düzenlerinin bozulacağı korkusu içine giren toprak ağalarını, aşiret liderlerini, şeyhleri rahatsız etmeye başladı. Bu kesimler aralarında örgütlenerek Köy Enstitülerine ve bu okullarda mezun olan öğretmenlere tavır olmaya, çalışmalarını engellemeye başladılar.

1946’da yapılan ilk çok partili seçimi CHP kazandı ancak seçim sonuçlarına yönelik değişik söylentiler vardı. Söylentilerden etkilenen, iktidarı kaybetme korkusu içine giren İnönü, kuruluşlarından beri sahiplendiği Köy Enstitüleri’nden vazgeçmeye karar verdi. Köy Enstitüleri yasası Mecliste görüşülürken yasaya karşı çıkan ve sert muhalefet eden Kazım Karabekir İnönü’nün önerisi ile Meclis Başkanı oldu. Seçimlerden sonra kurulan yeni kabinede Köy Enstitülerinin kurucu bakanı Hasan Ali Yücel’e yer verilmedi. İlk günden başlayarak bu okullara karşı olan Reşat Şemsettin Sirer, Milli Eğitim Bakanı oldu.

Meclis Başkanı seçilen Kazım Karabekir’in ilk işi, Köy Enstitüleri’ne öğretmen yetiştiren Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nü ziyaret etmek oldu. Kasım 1947’de Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı. Okulların müfredat programları değiştirildi. İş eğitimine son verildi. Köy Enstitülerine öğretmen yetiştiren Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nün kapatılması okulların müfredat programlarının değiştirilmesi, iş eğitimlerine son verilmesiyle okulların adları devam etti fakat değişimle, okullar fiilen kapatılmış oldular. İnönü ve CHP, köyü ve köylüyü değiştirme ve dönüştürme projesi aydınlanma ışığı Köy Enstitüleri’nden vazgeçti. Büyük emekler verilerek kurulan aydınlanma projesi okullar, İnönü’nün iktidar hırsına kurban edildiler. Atatürk, Cumhuriyet, devrimler sahipsiz kaldılar.

Soru: Türk halkının muhafazakâr, mütedeyyin, olduğu, bu yüzden de, toplumun dönüşmeyeceği, dolayısıyla AKP ile benzer politikalar izlenmesi gerektiğini iddia edenler de var. Keza Y-CHP sürecinde bu arayışları fazlaca gördük. Türban açılımları vb… Bunu; mesela yorgun demokrat kafasına mı bağlıyorsunuz? Yoksa birikimsizliğe mi? Sizce Türk halkı laik ve sol bir partiye hazır değil mi?

Cevap: Halk 1950 seçimlerinden başlayarak ekonomik kaygılar ve beklentilerle oy veriyor. Daha iyi bir yaşam peşinde koşuyor. Yaşamını iyileştirme sözünü veren, bu sözünde samimi ve inandırıcı olan lider ve partisine oy veriyor ve iktidara getiriyor. Halkın sola oy vermeme gibi bir derdi yok. Halk sola oy vermiyor söylentileri doğru değil. Örneğin solu temsil eden parti CHP’nin genel başkanı Ecevit, 1973 ve 1977 seçimlerinde halkın gündemi üzerine siyaset yaptı. Halkın ekonomik ve sosyal sorunlarına çözümler önerdi. Eylem ve söylemlerinde inandırıcı ve samimi bir görüntü ortaya koydu. Her iki seçimde de CHP birinci parti oldu. 1977 seçimlerinde yüzde 41.4 oy oranıyla çok partili dönemde aldığı en yüksek oy oranına ulaştı. 1989 yerel seçimlerinde solu temsil eden SHP, Ankara, İstanbul, İzmir Adana, Gaziantep, Diyarbakır büyükşehir belediye başkanlıkları başta olmak üzere toplam 67 il belediye başkanlığının 40’nı kazandı. Halk yerel yönetimlerde Türkiye’nin yönetimini sosyal demokratlara teslim etti. Yani sol halkın gündemi üzerine siyaset yaptığı, sorunlarına projeye dayalı çözümler önerdiği, eylem ve söylemlerinde samimi ve inandırıcı olan lider ve ekibiyle halkın karşısına çıktığı zaman oyunu alabilmektedir.

-Celal Bey, hoş sohbetiniz, ve güzel yorumlarınız için çok teşekkürler. Umarım, kitabınız, Halk Partisi içinde, olumlu bir dönüşüm için faydalı olur.

Cevap: Umarım. Beklentim o. Zaman ayırdınız, zahmete katlandığınız için asıl ben size ve şahsınızda Halkın Habercisi Sitesi’nin tüm çalışanlarına teşekkür eder başarılar dilerim.

4 Haziran 2016, Halkınhabercisi

Finlandiya Büyükelçisi Vaskunahti: Türkiye’den ayrılmam gerektiği için üzgünüm





- Öncelikle merhabalar. Sn. Nina Vaskunahti, büyükelçiliğinizin, geleneksel düzenlediği eski Erasmus öğrencileri resepsiyonu sırasında, röportaj talebimi kabul ettiğiniz için teşekkürler. Ekim 2012’den beri Finlandiya’nın Türkiye Büyükelçisi’siniz. Ben de, 2015 Bahar semestr’ında, Erasmus için Jyvaskyla’da bulunmuştum. Gerçekten çok şirin, hoş, yeşil mavi bir şehirdi. Dingin, sakin bir ülkeniz var. Ve, bizim ülkemiz, biraz fazla hareketli. Öncelikle burdan başlayalım. Türkiye’yi nasıl buldunuz? Uyum sağlayabildiniz mi?

– Merhabalar. Kariyerim sürecinde, çok değişik ülkelerde bulundum ve çok değişik kültürleri deneyimledim. Bir yerden, başka bir yere gitmeyi hiç dert etmedim. Türkiye’de dört yıldır bulunuyorum ve Türkiye, cömert ve arkadaş canlısı insanlarıyla birlikte çok güzel bir ülke. Nereyi ziyaret edersem edeyim, çok sıcak karşılandım. Buradaki dört yılım boyunca, bölgeler arasındaki çeşitliliği görmek, ben her zaman çok heyecanlandırdı. Türkiye ayrıca, hem içeride, hem komşuları bazında, çokça olayın yaşandığı, gelişen bir ülke.

- Erasmus yaptığım süreç, ülkenizde seçim dönemiydi. Jyvaskyla’da seçim kampanyalarını canlı olarak izledim. Resim 1, seçim dönemi öncesi, ülkeniz Başbakanı Sn. Prof. Dr. Alexander Stubb, resim II Yeşiller Partisi lideri Sn. Ville Niinistö ile. Türkiye’de, bu tabloları –bir liderin seçim standında olduğunu- görmek imkansız. Kendi ülkeniz ile bizim ülkemiz dinamiklerinde, Türkiye’de bu tablonun görülememesini neye bağlıyorsunuz? Ülkenizde bu tablonun görülebilmesinde, Kızıllar -Beyazlar, İç Savaş, Kış Savaşı akabinde Devam Savaşı gibi olaylardan ders alınması da etken midir?
  
– Finlandiya’nın insanlar, cinsiyetler ve toplumlar arasındaki eşitlik konusunda uzun bir tarihi var. Bence bu ülkenin tarihinden çok, ülkenin toplum yapısı ve kültürü ile ilgili.Fin toplumu, politika ile igilenmeye cesaretlendirilir. Ve tabii politikacılar insanları reddetmediği gibi, politikacılara sıradan insanlar gözüyle bakılır. Başbakan’ı hala kaldırımlarda gezinirken görebilirsiniz, tabii korumalar ihtiyatlı bir şekilde, uzaktan takip ederken. Finlandiya’da, uzun bir koalisyon tarihimiz var. Farklı görüşlerimiz ve tavırlarımıza rağmen, bir arada çalışmamız ve yaşamamız geerektiğini kabul ediyoruz. Anlaşabilmek ve uzlaşmaya varabilmek, sosyal dengenin sağlanabilmesinin anahtarlarından biri.

- Gelelim Avrupa Birliği’ne. Türk-AB İlişkileri çok uzun süredir Türkiye’nin gündeminde olan bir olay. Standda görüştüğüm tüm siyasetçiler, Türkiye’nin birliğe üyeliğine taraftar olduklarını, ama Türkiye’nin bunu ne kadar istediğniin soru işareti olduğunu söylediler. Türkiye’nin AB üyeliği süreci sizce niye tıkandı? Ayrıca, başta İngiltere olmak üzere, pek çok ülkede birliği terketme görüşleri ağırlık kazanıyor. Yine Nordik Ülkeleri’nden Norveç’in birliğe katılmayı, çağrıldığı halde, reddettiğini biliyoruz. AB’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

– Finlandiya, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım sürecini destekliyor. Türkiye, herhangi bir Avrupa ülkesi gibi AB’ye girme şansına sahip. Türkiye, politik, ekonomik ve jeopolitik olarak, AB için önemli. AB’nin, Türkiye’nin çeşitliliği, konumu, gelecek vaat eden ekonomisi dolayısıyla olacak katkılarından kazanacağı çok şey var. Ve hatta şimdi, göçmen sorununu çözme çabaları ve vize serbestisi konuşulurken, işbirliğine daha çok ihtiyaç var. Eminim ki, müzakereler devam edecek ve iki taraf da, kaybedilen zamanı telafi edecek. Başlıkların açılış kriterlerinin altının doldurulması gerek. Güzel bir haber, 30. Başlık çok yakın zamanda görüşülmeye başlanacak.

Avrupa Birliği zor zamanlardan geçiyor ama ilk kez değil. Birlik, çağımızın en büyük barış projesi ve bu başarıldı. Ve diğer alanlarda da, bu başarı devam edecek. Birliğin; çalışanlar, şirketler, ülkeler fark etmez, hayatlarımıza getirdiği kazanımları ve artıları çok çok kolay unutuyor gibi görünüyoruz. Belki klişe gelebilir ama, birlikte, daha fazlasıyız.

- Ülkenizin eğitim sistemi, Dünya’nın en başarılı eğitim sistemi. Eğitimin; ülkelerin gelişmesinde, en etkili şey olduğunu düşünüyorum. Ülkemizin kurucusu, sol kanat devrimcisi K. Atatürk’ün, ülkeniz hakkında yazılmış Beyaz Zambaklar Ülkesi’nde kitabından etkilendiği bilinir. Kendinize özgü bir eğitim sistemi oluşturmayı, sürdürmeyi ve ayaklarınız üstünde kalmayı başardınız ve Nokia mucizesini yaratacak hale geldiniz. Bunu, sosyal devlet uygulamalarına mı bağlıyorsunuz? İskandinav ülkelerinin sosyal demokrasinin kalesi olduğu ve neoliberal politikalara en uzun süre direnç gösteren ülkeler olduğu bilinir. İsveç’te, üniversite eğtiminin yabancı öğrencilere ücretli hale getirilmesinin, kısa vadeli gelir, ama orta vadede, artık öğrenci gelmemesi ile beraber, İsveç’e zarar verdiği, ve ülkenizde de, eğitimin özelleştirilmesi ile ilgili tartışmaların ışığında, sosyal devlet uygulamalarından vazgeçilmesinin Finlandiya’ya ve Fin eğitim sistemine zarar vereceğini düşünüyor musunuz?
  
Daha önce de belirttiğim gibi, eşitlik, Fin Toplumu’nun temeli. Finlandiya’nın sahip olduğu güçlü rekabet gücü ve yüksek yaşam stardardı, refah devletini sürdürmek için gösterilen azmin eseri. Demokrasi, insan haklarına saygı ve tabii iyi bir yönetim, toplumumuz için temel bir dayanak. Ücretsiz eğitim ve öğrenci bursları, sosyal arka planı ne olursa olsun, herkes için eğitime ulaşmayı sağladı. Fin öğrencileri, uluslararası istatistiklerde cidden yüksek dereceler alıyorlar. Derecelerinden çok, yeteneklerinden ötürü ödüllendiriliyorlar. Devlet ve belediyeler, okulların ihtiyaçlarını gidermek için ortaklaşa çalışıyorlar, dolayısıyla öğrenciler ve öğretmenler kendi işlerine konsantre olabiliyorlar. Okullar, öğrencilere ücretsiz sıcak yemek veriyor ve hatta yükseköğrenim de ücretsiz. Fin Halkı yazın ve edebiyata çok düşkün. Finlandiya’da her yıl 20 milyonun üstünde kitap satılır. Bu da, çocuklar dahil, herkes için yılda ortalama 4 kitap demektir.

Finler, Dünya’nın en eğitimli toplumlarından biri. Bütün nüfusun yüzde 84’ü lise en az lise mezunu ve nüfusun yüzde 39’u üniversite yada eşdeğer bir diplomaya sahip.

Eğitimin özelleştirilmesi için, Finlandiya’da ciddi bir tartışma olmadı. Finlandiya’nın eğitimdeki başarısı, eşitlikten gelir. Fin eğitim uzmanları, eğitimin özelleştirilmesinin, eşitsizliğe yol açacağını, ve uzun vadede de, bunun eşitliğin yok olmasına sebep olabileceğini belirtiyorlar.

Finlandiya, bir ülkenin, kısıtlı imkanlarla, ancak insan faktörü ve onun geleceğine odaklanırsa başarabileceğine, 40 yıl önce karar verdi. Sağlıklı, iyi eğitimli, tutkulu insanların, yalnız iyi bir ekonomi değil, iyi aileler, komşuluklar ve hatta iyi bir demokrasi kurabileceğine inandık.

- Nordik (İskandinav) ülkeleri :) İskandinav ülkeleri, eski Türk başbakanı Sn. Bülent Ecevit’in de sürekli örnek gösterdiği ülkeler. AB’nin tartışıldığı günlerde, İskandinav Konseyi’nin orta/ uzun vadede AB’ye alternatif olabileceğini düşünüyor musunuz ülkeniz adına?

– Finlandiya ve İsveç, uzun bir tarihi paylaşıyorlar. Bütün İskandinav ülkeleri aynı hukuki, iktisadi ve sosyal modele sahip. Norveç AB üyesi olmasa ve Finlandiya euro bölgesinin tek üyesi de olsa, beş İskandinav ülkesi arasında yakın politik işbirliği var. Finlandiya, Kuzey ülkelerinin resmi parlementolar üstü çatı örgütü olan İskandinav Konseyi’nin bir üyesi. İskandinav Konseyi 1952’de kıruldu. Konsey’in, Danimarka, İzlanda, İsveç, Norveç, Finlandiya ve tabii bağımlı özerk bölgeler, Faroe Adaları, Grönland ve Aland Adaları’ndan seçilmiş 87 üyesi var. Dolayısıyla, İskandinav ülkeleri arasında, Finlandiya’nın AB’ye girişindn çok daha önceesinden beridir yakın işbirliği var. Konsey, AB’ye bir alternatif değil, fakat, iş birliği için, iyi ve güzel düşünülerek oluşturulmuş doğal bir yol bizlere.

- İskandinav Ülkeleri demişken, Fin arkadaşlarımın ciddi bir İsveç takıntısı vardı :) Zamanla, ülkeleriniz arasında geçmişten gelen bir tatlı rekabet olduğunu öğrendim. Biz Türkler ve Yunanlılar gibimisiniz?

– Elbette, komşular arasında, her zaman kimi pozitif rekabetler vardır. Fakat, ilişkiler yakın ve dostça. İki ülke arasındaki buz hokeyi karşılaşmaları bazen gerginlik yaratabiliyor. İsveççe, Finlandiya’da ikinci resmi dil. Nüfusun yüzde 5.5’u İsvççe’yi ana dili olarak konuşuyor ve okullarda İsveççe ikinci resmi dil olarak öğretiliyor.
  
- Sn. Nina Vaskunahti son olarak, -sizi de yordum farkındayım- ülkeniz ikliminden sonra –gerçekten alışması çok zordu Akdeniz insanı olarak- Türk rivierasını, Ege ve Akdeniz sahillerini gezme şansınız oldu mu? Türkiye ve Türk kültürü adına unutmak istemediğiniz şeyler nedir? Mesela, Türk mutfağına aşina olabildiniz mi?

– Türkiye’de dört yıldır bulunuyorum ve bu güzel ülkeden ayrılmam gerektiği için üzgünüm. Ege ve Akdeniz kıyılarında çokça yer gördüm. Ve tabii Karadeniz de Doğu bölgelerinde de. Türkiye, özellikle de Akdeniz bölgesi, Finler için, ana tatil yeri alternatiflerinden. Fakat, Türkiye’nin doğusunda da çokça yer gezdim Van, Kars ve Gaziantep gibi ve gördüm ki, Türkiye’nin tarihi ve doğası ile önerdiği alternatifler çok daha fazla.

Türk Kültürü’ne gelirsek… İyi bir klasik müzik dinleyicisiyimdir ve favori Türk müzisyenlerim Fazıl Say ve Ahmet Adnan Saygun. Devlet Opera Ve Balesi ve Bilkent Senfoni Orkestrası’nı dinlemek için her fırsatı değerlendiririm.

Türk Mutfağı’na gelirsek, favori tatlım aşure ve patlıcanla yapılan yemekleri seviyorum. Favorim imam bayıldı :)

- Sn. Nina Vaskunlahti her şey için çok teşekkürler :)

– Ben teşekkür ederim :)

3 Temmuz 2016, Halkınhabercisi

Cem Toker Röportajı





*Merhabalar Cem Bey. Öncelikle, Liberal Demokrat Parti genel başkanı olarak röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkürler. Liberal siyaset, Türkiye’nin pek alışık olmadığı bir siyasi akım. İsterseniz öncelikle sizden başlayalım. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Ve siyasete nasıl başlama kararı aldınız?

1996 yılında ABD’de yaşadığım dönemde, yaz tatili için Türkiye’ye gelmiştim. Bir akşam TV kanallarında dolaşırken, ateşli, aykırı fikirleri olan bir kişinin konuşmasına rastladım. Adam adeta aklımı okuyordu. Yeni kurulmuş Liberal Demokrat Parti’nin Genel Başkanı Besim Tibuk imiş. Çok ilgimi çekti. Ertesi gün parti binasını buldum. İçeri girdim. Yeni kurulan partilerde kaldırımdan geçeni yakalayıp üye yapmaya çalışıyorlar. Beni de üye yaptılar. Görev al dediler. Akşam toplantı var gel dediler vs. O gün siyaset virüsünü kaptım ve oltaya takıldım. ABD’deki yaşamı sonlandırıp, Türkiye’de siyasete girdim, giriş o giriş oldu. 2002 yılına kadar Besim Tibuk ile partide çeşitli kademelerde görev yaptım. Kasım 2002 seçimleri sonrası Besim bey siyaseti bırakırken bizlere “isterseniz kapayın, isterseniz açık tutun, yaşatın” dedi. Ben ve arkadaşlarım verilen 8 yıllık emeğin boşa gitmemesi için, ve Türkiye’de liberalizmi bir bütün halinde savunan başka bir parti bulunmadığı için Liberal Demokrat Parti’yi ayakta tutmaya karar verdik. 2005 yılında Genel Başkan seçildim. O tarihten beri de bu görevi yürütmeye çalışıyorum. Arizona Üniversitesi Ekonomi bölümü mezunuyum.

*Liberalizm, çıkışı itibariyle, bir tür burjuva ideolojisi. Aydınlanma sürecinden sonra çıkan, ve fert olgusunu merkeze alan bir düşün sistemi. Kısaca liberalizmden bahseder misinz?

Liberalizm bir özgürlük felsefesi. Herkesin tercih ettiği yaşam tarzını yaşamasını garanti eden ve bunu hukuk ve adalet ile garanti altına alan bir ideoloji. 5 temel ayağı var:

Herkes için, ama bilhassa azınlık, aykırı görüşler için hak ve özgürlüklerin garanti altına alınması. İnsanlığı aykırı fikirler, uçuk düşünceler geliştirmiştir. Bunları farklı düşünüyor diye susturmak insanlık suçudur. Dokunulmaması gereken temel hak ve özgürlüklerin içinde düşünce, düşünceyi ifade, düşünceyi yaymak için örgütlenme, basın özgürlüğü, milletin farklı fikirlerden haberdar olması için bilgiye erişim özgürlüğü, insanın canı yaşam hakkı, malı mülkiyet hakkı gibi hak ve özgürlükleri tavizsiz savunmak

Serbest Piyasa Ekonomisi. Herkesin yakaladığını kazıklamasının serbest olduğu piyasa değil, piyasaya girişin serbest olduğu, tam adil rekabete dayalı, korumacılığın, kayırmacılığın olmadığı, devletin özel sektör ile, THY, TRT, TCDD, TKI, Halk Ekmek gibi KİT ve BİT’lerle haksız rekabete girmediği bir sistem.

Sınırlı Devlet ilkesi, liberallerin devleti ele geçiren gücün bu gücünü kullanırken zamanla siyasal ve ekonomik özgürlüklerimize müdaheleye başlayacağını bildiğinden “devlet iç güvenlik, dış güvenlik, adalet, diplomasi alanlarında gereklidir ama çok sıkı denetlenmelidir” ilkesine dayanır. En iyi toplum, en az denetlenen toplumdur. Devletin elini ekonomiden, ticaretten çekmesini savunur. Fabrika işletmekten aciz devlet, eğitimi hiç işletemez. Ticaret tüccarın işidir, devlet ve memurunun değil. Öte yandan yapılan her yasa mutlaka ve mutlaka devleti büyütür. Devletin büyümesi demek, ama siyasi ama ekonomik özgürlük alanının mutlaka daralması demektir. Bu görüşümüzü en iyi özetleyen sloganımız “Ankara küçülmeden, Türkiye büyüyemez” dir.

 Hukuk Devleti sayacağım 5 ilke içinde liberalizmin en önemli ilkesidir, taşıyıcı kolonudur. Tarafsız ve bağımsız siyasallaşmamış bir yargı, din, dil, ırk, cinsiyet, siyasi görüş farkı asla gözetmeksizin vatandaşın hak ve özgürlüklerini korumalıdır. Maaşımı devletten alıyorum diye vatandaşın hakkını koskoca devletten korumamazlık edemez. Korunması gereken bireydir. Hukuk ve adalet toplumsal barışın, kamu vicdanının temelidir. Liberalizmin temeli hukuk, hukukun temeli vicdan ve ahlaktır.

Liberalizmi diğer ideolojilerden ayıran en temel unusurlardan bir başkası da “bireycilik” ilkesidir. Şahsiyet olmaktır. Sürü psikolojisine karşı çıkmak, “ben bir bireyim, farklı düşünüyorum ve bunu beyan ediyorum” diyebilmektir. Ankara’nın bizlere ne yeriz, ne içeriz, ne giyeriz, hangi şarkıyı dinleriz, hangi dilde konuşuruz dayatma hakkı yoktur. Devletin beni benden korumasına gerek yoktur. Benim kafam var, kendim için en doğru yolu kendim bulur, hayatıma kendim yön veririm. Veremezsem kime danışacağımı ben bilirim. Devletin bürokratı memuru bilemez anlayışıdır. Liberalizm her bireyde bir başkasında bulunmayan üstün bir nitelik olduğuna inanan ve bunun özgürlüklerle ortaya çıkmasını sağlayan zihniyettir.

*Liberalizm, sıkça, serbest piyasa ile özleştirilir. Ve tabi özgür fertle. Ve Türkiye…. Türkiye, malum. -en son darbe tehdidini atlattık- gündemi yoğun bir ülke. Çok sevgili bir akademisyen hocam, Finlandiya’nın 200 yılda yaşayacağını, bir yılda yaşadık demişti geçenlerde. Belki biraz abartı ama. Türkiye’de, özgür fert olgusu olduğuna inanıyor musunuz?

Bu coğrafyanın kültürü, dini gerçekleri, toplumsal yapısı, komşudan, aileden, okuldan, eğitim sisteminden başlayarak özgür fert yetiştiremez. “Aman evladım konu komşu ne der” zihniyeti ile yetişmiş nesilden özgür fert bekleyemezsiniz. “Senden bana ne, benden sana ne” kültürü gelişmemiştir. Farklı düşünmek “aman çocuğum başımıza icat çıkartma” söylemi ile adeta yasaklanmıştır. Birey bu coğrafyada tek başına ayakta kalamayacağını bildiğinden birisi ile tanışır tanışmaz “memleket nire” diye sorar. O nedenledir ki, tarikatlar, mezhepler, cemaatler bu coğrafyada çok önemli rol oynarlar. Bunların siyasete olan etkilerini de yaşamaktayız.
Yıllar önce Kahire’de bir toplantıdayım. Liberalizmin ilkelerinin İslam dünyasında neden domuz eti muamelesi gördüğünü anlattım. Salondan inanılmaz olumsuz tepki aldım. Ama kahve molasında Arap gençler tek tek yanıma yaklaşıp fısıldayarak “Bay Toker, aslında ben de sizinle aynı fikirdeyim ama içeride uluorta söyleyemedim” dediler.

Coğrafyanın özeti budur. Ne bir icat vardır, ne bir innovasyon, ne de bir farklı görüş.

Liberalizm, sosyalizm, sosyal demokrasi yada başka bir ideoloji. Bunlar, burjuva toplumunun yarattığı ideolojiler. Ve Türkiye, bana sorarsanız ciddi anlamda bir burjuva devrimi yaşayamadı. Laikilk, ülkemizin ana çatışma konusu. Laikliğin ve özgür aklın olmadığı yerde, liberal tezler kök salabilir mi?

Demokrasinin ve liberalizmin temelleri farklıdır. Liberalizminkileri yukarıda saydım. Oysa demokrasinin temelleri şeffaflık, adil seçimler, temsil, yönetenden hesap sorabilme, hesap verme gibi ilkelerdir. Laiklik de demokratik bir olgudur. Demokratik sistemin olmazsa olmazıdır. Laiklik bir ülkeyi keyfi yönetimden çıkartır, akıl, sağduyu, düzen içinde yönetilmesini sağlar. George Bush sabahları Tanrı ile konuştığunu iddia eden bir başkandı. Bölgeyi ne hale getirdi, gördük. Öte yandan laiklik yıllarca ülkemizde insanlığa düşman bir anlayışla yorumlanmış, uygulanmıştır. Türbalılara okuma hakkı vermemiştir. Oysa belki türbanlı bir kızımız belki de çaresiz bir hastalığa dünya çapında tedavi bulacaktı. Başörtülü anneleri çocuklarının mezuniyet törenlerine sokmadı. Meslekten ihraçlar oldu. Oysa laiklik devlet dairesi ile ibadethane arasındaki mesafedir. Hem inancı devlet baskısından korur, hem devleti din baskısından.

*Türkiye, 80 darbesi sonrası uygulanabilen 24 Ocak Kararları ile serbest piyasa ekonomisine geçmeye karar verdi. Ve peki, sürekli dinciliğin pompalandığı bir ülkede, bugün yüzde 75 radikal sağ partilere oy veren seçmen sonucuna varmışken, biraz alaturka mı davrandık? Anap sürecini nasıl yorumluyorsunuz?

 ANAP ilk döneminde çok olumlu zihinsel ve ekonomik devrimlere imza attı. Ancak ikinci döneminde devletçilik çarkına kendini kaptırdı, liberal değerlerden uzaklaştı. Yukarıda da ifade ettiğim gibi, liberalizmin temeli hukuk devletidir. ANAP, eline geçen “serbest piyasa ekonomisi” fırsatını “yandaşa peşkeş” ekonomisi yaparak heba etti. Hukukun olmadığı yerde uygulanan piyasa ekonomisine serbest piyasa denmez. Devlet gözetiminde yağmalama ekonomisi denir. Öte yandan siyasi açıdan, sağ siyasetin yukarıda saydığım nedenlerden toplumda güçlü yeri olan cemaat ve tarikatlara endeksli siyaset verilen tavizler ülkede siyaset ile dinin iç içe geçmesine neden oldu. Bunu sadece ANAP değil, hemen hemen bütün sağ partiler yaptı. Bu da bir ülke gerçeği. Liberallerin aldığı oyun komikliği kısmen bu din-siyaset çarkına girmeyi reddetmesi olabilir. ANAP 1980 sonrası Özal gibi çok sevilen bir liderle liberalleşme adına eline geçirdiği büyük bir fırsatı maalesef değerlendirememiştir.

*2. Cumhuriyet denen tezler de malumunuz. Keza 80 yıllık vesayet tarzı genellemeler de. Bu genellemeler ve liberal tezler ile geldiğimiz nokta da, bugün Güneydoğu’da PKK, devlette cemaat savaşları, tepede halife-sultan olmak isteyen bir Tek Adam, ve toplum hayatındaki en basit konuda bile hemşehricilik, cemaatçilik, adam bulalımcılık yada başka bir olay. Fert, asla, liyakatıyla, ve kanunlara, tüzüklere binaen toplum hayatında yer alamıyor. Bu konuda, Türk liberallerinin bir özeleştiri yapması gerekmez mi?

Türk liberalleri kimler buna bakmak lazım. Bu kişilerin ağzından “evet ben bir liberalim” cümlesi çıkmış mıdır? Bugün toplumda “liberal” olarak görünen aydınların büyük bir kısmı, isim vermeyelim, gençliğinde askerden veya polisten dayak yemiş eski mahcup ve romantik Marksistler veya laikliğin yanlış uygulamasına tepki vermiş sağcılardır. O yüzdendir ki, yukarıda saydığım 5 ilkenin tamamını bir bütün halinde hazmedememişlerdir. ” Evet özgürlük ama ne demek serbest piyasa ekonomisi”, “evet özgürlük ama ne demek bireysellik” gibi itirazları “liberal” olarak tanımlanan dostlarımızdan sıklıkla duymaktayız. Biz parti olarak “İkinci Cumhuriyet” diye bir kavramın arkasında durmadık. “Cumhuriyetin demokrasi ayağı eksiktir. Bunun düzeltilmesi gerekir” dedik. “Sınırlarımız içinde herkese sonsuz bireysel hak ve özgürlük” dedik ama “sınırlarımızdan taviz verilmemelidir” dedik. Eğer ülkede halinden memnun olmayan bir grup varsa, devletin görevi bunu özgürlük ve adalet ile tedavi etmek, her etnik gruptan, mezhepten insanı “Git desen gitmeyeceği şekilde” bu toprağa bağlamaktır.

Hemşehrilik, cemaatcilik, adam bulalımcılık yorumunuzu sanırım liberalizmin “şahsiyet olma” ilkesi çerçevesinde yukarıda değerlendirmiştim.

*Meşhur AB sürecimiz, ileri demokrasimiz. Çok öykündüğümüz Batı’da, liberal demokrasinin en temel konusu, çoğulculuk ve temsilde adalet değil midir? Sizi tenzih ederim ancak, tıkır tıkır, istikrar sürsün Türkiye büyüsün, vesayet, seçilmiş iktidara laf ediyorlar, bunlar demokrasi düşmanı tarzı liberal söylemler bu kadar güçlüyken en basit, en sembolik bir konu olan seçim barajı ve siyasal partiler yasası neden Türk liberallerinin gündeminde olmadı?

Türk liberallerinin bunu gündeme taşıyacak siyasi gücü hiç olmadı. Son haftalarda gözümüze sokulan “hakimiyet milletindir” afişlerine acı acı gülümsüyorum. Zulu Kabilesi seçimlerinde bile olmayan %10 seçim barajı olan ülkede hakimiyet milletin nasıl olur? AKP’nin iktidara geldiği 2002 seçimlerine bakınız. 32 milyon sandığa gitmiş. 11 milyon oy AKP, 6 milyon oy CHP almış. Etti 17 milyon. 15 milyon oy nereye gitmiş? Çöpe !

Düşününüz, baraj altında kalan partiler toplamda %47 oy almışlar, 15 milyon seçmen “bu benim partim” demiş ama tek bir milletvekili yok. AKP %32 oyla Meclisin %66’sını kontrol etmiş. Buna milli irade demişler. Milletvekilini Genel Başkanların belirlediği bir sistemde hangi hakimiyet acaba milletindir?

Türkiye demokrasi, memokrasi filan değildir. Dünyada yayınlanan tek Demokrasi Endeksinde Gana, Namibia, Senagal, Bengladeş gibi ülkelerin altında dünya 97’sincisidir. AKP iktidarı döneminde 70.’liklerden buraya düşmüştür ve düşmeye de devam edecektir. Bu şartlarda AB’nin Türkiye’yi AB’ye alması kendi, mevcut olmasa da, kuruluş değerlerinin inkarı olacaktır.

 *12 Eylül 2010 referandumunda, pek çok ünlü liberalin aksine, parti olarak hayır oyu vermişsiniz. Ve bugün vah vah vah deniliyor. Liberalizmin ve ondan esinlenen liberal yada sosyal, batı demokrasilerinin temelinde yargı bağımsızlığı, yargıç teminatı yok mudur? Siz hayır derken, onlar niçin evet dedi?

Biz o referandumun bir tuzak olduğunu, esas hedefin AYM ve HSYK’nın yürütme erkince zaptedilmesi olduğunu gördük. Bu bizim açımızdan kabul edilemezdi. İktidar o zehirli iki maddeyi, herkese biraz hitap eden 24 şekerleme madde ile kapladı. Ve Evren döneminden çok çekmiş şimdi kendilerine “liberal” denen eski duygusal romantik sağ ve sol “aydınları” da tavlayarak referanduma kabul oyu çıkarttı. Daha sonra iktidarın hata dediği konu, yargı bağımsızlığı açısından değil, yargıyı kontrolü altına alamayıp, cemaate kaptırdığı gerekçesidir.

17-25 Aralıktan birkaç hafta sonra TBMM Başkanı Cemil Çiçek Ocak 2014’te “Anayasanın 138. Maddesi, yargı bağımsızlığını güvence altına alan madde ölmüştür” dedi. Bunu sokaktaki adam söylemedi. TBMM Başkanı dedi. Kimse de kendisine sormadı. “Kim öldürdü, bağımsız değilse şimdi kime bağlı, sen Meclis Başkanı olarak bu konuda ne yaptın?” diye.

Haşim Kılıç emeklilik konuşmasında “ülkenin en ücra köşesinde bile, vatandaş önüne çıkacağı yargıç ve savcının siyasi görüşünü bilmektedir, bu çok tehlikelidir” dedi.
Bu demeçler ülkede tuzun koktuğunun kanıtlarıdır.

*Rahmetli Ecevit’in AB sürecinde kazandırdığı “Nerden Buldun Yasası”nın kaldırılması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ülke kurak bir tarla, tarlaya su lazım ki, ağaçlar yeşersin, meyve versin, millet karnını doyursun Para, sermaye, birikim yok. Tarlada su neyse, ekonomide para odur. Kurak tarlaya birisi su getirdiği zaman açıkcası “ nereden buldun bu suyu” demek aklımıza gelecek en son sorudur.

Uyuşturucu, insan ve silah kaçakçılığından illegal yollardan kazanılmış para ile mücadele ayrı şeydir, kayıt dışı ile mücadele ayrı şeydir. Nereden buldun yasası bu ikisine de aynı gözle bakan yanlış bir yasaydı.

*Teoride, bir demokrasinin sağlam işlemesi için, güçlü bir orta sınıf gereklidir diyor siyaset bilimciler. Türk orta-sınıflarını nasıl buluyorsunuz? Ve Türkiye’de gerçek anlamda bir girişimci, ora sınıf, özgün burjuva olduğunu düşünüyor musunuz?

Orta sınıf, zenginden alınıp, fakire vererek oluşturulamaz. Millet kazandığı parayı başkaları ile paylaşmayı bir noktaya kadar kabul eder, sonra “ben enayi miyim” demeye başlar.

Biz liberallerce adil gelir dağılımı ile orta sınıf yaratılması piyasa ekonomisi ile doğal gerçekleşir. Bunun yolu emeğe talebin artmasıdır. Yatırım olacak ki, iş yeri açılsın, iş yeri açılacak ki insana talep olsun, talep olacak ki emeğin değeri artsın. İşverenin kapısında binlerce kişi “ne iş olsa yaparım, ne verirsen ver abi” diyorsa o ülkede ücretler artmaz. Ama işveren çalıştıracak adam bulamadığında 1 veriyorsa 5 verir, 5 veriyorsa 10 verir. Türkiye bürokrasisi, mevzuatı, vergi sistemi, zihniyeti ile yatırımcı düşmanı bir ülkedir. Bunun değişmesi gerekir. Devlet irili ufaklı her yatırımcının önünde el pençe divan durmalıdır.

*Yenikapı mitinginde, sahnede bir genelkurmay başkanı gördük. Askeri vesayetten kurtulmadık mı? Teorik bir demokraside, komutanın kürsüde olması ne kadar doğal?

Demokrasi adına 5 milyon olduğu iddia edilen bir kalabalığın toplandığı ülke nasıl oluyor da Dünya Demokrasi Endeksinde 97. Sırada oluyor? Darbelere karşı partiler üstü bir duruş sergilenmesi açısından Yenikapı olumlu bir gösteriydi. Ancak birilerinin de topluma anlatması gerekiyor, sadece darbe karşıtlığı ile demokrat olunmaz, demokrasiye sahip çıkılmaz. Genelkurmay Başkanı dahil, Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve Cüppeli Ahmet Hoca’nın orada bulunmaları konusunda bir yorum yapmak istemiyorum. Genelkurmay Başkanı herhalde Başkomutan öyle istediği için kürsüden bir konuşma yaptı diye düşünüyorum.

*Liberalizm-kapitalizm-faşizm geçirgenliği vardır ve dikkat etmeli diyenler de var. Örnek olarak başta Nazi Almanyası olmak üzere, totaliter rejimlerin yükselişini gösterirler. Türkiye sizce böyle bir yola girdi mi?
Türkiye’ye liberalizm, kapitalizm hiç uğramadığı, kapısının önünden geçmediği halde o yola girmiştir. Parlamenter sistemin yanlış uygulanması, demokrasi kültürünün yerleşmemesi, erklerin tek bir elde toplanmasına göz yumulması ülkeyi bu yola sokmuştur.

*Türk siyasi literatürüne girmiş bir tabir olan “liboş” hakkında ne düşünüyorsunuz :)

Eskiden bu söze kızardım ama son 14 senede öğrendim ne demek olduğunu. Maddi çıkar, statü için kendisine liberal deyip de, aynı zamanda Cumhuriyet döneminin en totaliter ve otoriter sivil yönetiminde payanda olanlara şimdi ben de “liboş” diyorum. Adam yıllarca liberalizmim bireycilik, şahsiyet olma ilkesini savunmuş, anlatmış. Kemalizm tek tip insan yetiştirmeye çalıştı diye eskiyi yerden yere vurmuş, hakaret etmiş, şimdi“anaokulundan itibaren belli bir yaşam tarzı öğreteceğiz” diyen adama gıkını çıkartamayıp, payanda olan ilkesizlere “liboş” kavramı fazlasıyla yakışıyor.

*Muhalefeti nasıl buluyorsunuz?

Muhalefet demokrasilerde olur. Türkiye gün geçtikçe hak ve özgürlüklerde, yargı tarafsızlığı ve bağımsızlığında, demokrasi de baş aşağı gittikçe elbette muhalefet de zayıf görünecektir. 20 TV kanalının 19’unu iktidar sahipleşmiş veya sindirmiş ise, millet hangi muhalefetin sesini duyacak da destekleyecek. “Alo Fatih” benim hala kulaklarımda çınlamaktadır. Onbinde 6 almış bir parti başkanı olarak yüzüme söylendi. “Kusura bakmayın Cem bey yasaklı listemizdesiniz, çıkaramayız” diye. “Mayın tarlasında yürüyoruz”dediler.

MHP’ye ne kadar muhalefet denir bilmiyorum ama öte yandan CHP’nin çok daha güçlü muhalefet yapabilmesi mümkündür. Referandumdaki yetersizliği, Cumhurbaşkanlığı seçimindeki gafleti, 7 Haziran sonrası tuzağa düşmesi affedilemeyecek, tarihi hatalardır. 7 Haziran sonrası Erdoğan’dan 45 gün oyala” direktifi alan Davutoğlu ile 30 küsur gün koalisyon görüşmesi yapıp, sonra çıkıp “bize koalisyon teklif edilmedi” demesi Kılıçdaroğlu adına tam bir fiyaskodur. Yerel seçimde Ankara’da oylara sahip çıkamayarak, kazandıkları seçimi nasıl kaybettiklerini oradakiler anlatsınlar size.

*Dünya da sarsılıyor. Türkiye’yi de Dünya’dan ayrı düşünemeyiz. Siyasi popülizm en nihayetinde ABD’de Trump’ı yarattı. Keza Brexit, Le Pen, Altın Şafak yada başka oluşumlar. Batı’nın şu anki hali hakkında ne düşünüyorsunuz?

Batı, Ortadoğu’da kendi yarattıkları kargaşa ortamının kontrolden çıkması sonucu oluşan tablonun faturasını ödüyor. Ödemeye de devam edecek gibi görünüyor. Büyük Ortadoğu Projesi Büyük Ortadoğu Hurması haline dönüşmüştür. Avrupa ve ABD sindirmekte zorluk çekiyor. Ve korkarım durum düzelmeden önce çok daha ciddileşecek, alışık oldukları özgür, güvenli yaşam standardı riske girecektir.
*Cem Bey, size yordum farkındayım :) Son soru olarak, Türkiye’nin ve Türkiye’de liberal düşüncenin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu nesilden umudum yok. Liberal değerlerin domuz eti muamelesi gibi algılandığı bu coğrafyada sadece yeni genç nesle hitap edip, “arkadaş bu muhafazakarlık ile sosyal demokrasinin arasında bir de liberalizm diye bir olgu var” özü budur, beğeniyorsanız buyurun sahip çıkın, siyasette bir yere taşımaya başlayalım diye 20+ yılımı verdim. Zira Suriyeli mültecinin bile son durak olarak hedeflediği ülkelerde özgürlük ve adalet gibi liberal ilkeler kabul görmüş, uygulamaya geçmiş ülkeler. 20 yıllık siyaset hayatım boyunca en sık duyduğum söz “partiniz ve politikaları bu ülke için birkaç gömlek büyük, belik 50-100 sene sonra kabul görür” oldu. Bu bizi yıldırmadı. Millete duymak istediğini değil, duymasını gerekeni söyledik. Karşılığında seçimlerde nal topladık ama olsun, canları sağolsun…

12 Ağustos 2016, Halkınhabercisi

Yenikapı Tiyatrosu Ve Düşündürdükleri


Gündeminin bu kadar yoğun olduğu ve sapla samanın karıştığı bir ülkede yaşarken, insanlarımızın kafa karışıklığı da git gide artıyor.

Ve tabi 80 sonrası süreçte, toplumumuzun genlerine işletilen, “devleti malı demiz, yemeyen domuz” ya da “benim memurum yolunu bulur” ya da “köşeyi dön de, nasıl dönersen dön” anlayışı insanımızı çürüttü. Ve böylesi bir süreçte FETÖ avları başladı. Ve tabi, dün yüce hocaefendi diyenler, bugün herkesten hızlı nefret söylemine geçti. Yıllardır bu ülkenin aydınlığına saldıran yapılar, bugün ah vah, kandırıldık havalarındalar. Ve tabi ahlaksızlığın bu kadar yaygın olduğu ülkede, sorumlular, sözlerini yutmak yada özür dilemek bir tarafa, herkesten çok saldıranlar yarışına girme ve pisliklerini unutturma telaşına girdiler. Parsel parsel Ankara’yı satanlar, çekeceksiniz bile demeye başladı. Bu çadır tiyatrosu ortamında, 80 sonrası süreçte, yaratılan ve elden kaçan Halife-Sultan’ın culüs töreni, Yenikapı mitingi yapıldı geçenlerde. Baştan sona hamaset ve boş bir tiyatrodan öte olmayan bu mitingde, zoraki olarak, CHP genel başkanı da konuştu. Kötünün iyisi olarak yaptığı konuşma da, bir takım şeyler hatırlattı. Kimine göre harika, kimine göre idare eder bir konuşmaydı. Bana sorarsanız, çarşafa dolaşılan siyasi dünyamızda, yok olan bir CHP düşünülünce, geç ve ılımlı bir konuşmaydı. Ve düşünün ki, Yeni Türkiye’nin Tek Adam’ın hilafet ve sultanlığına indirgendiği bir yapıda, Kemal Bey’e, laik-liberal-liboş-eski aldananların, ılımlı sesi olmak düşüyor. Çünkü ülkemiz yüzde 75 -azınlık şövenisti HDP de dahil- etnik ve dini batakta boğulan radikal sağ seçmene terkedildi. Toplum giderek, kirlendirildi ve uyutuldu. Ve tüm bunlar belli bir süreçte, bilinçli olarak yaratıldı. Tesev’in isteklerinin bir bir yapıldığı, ancak Tek Adam’ın ve İslami tonun dizginlenemediği günümüzde, Genel Başkan’ın okuduğu 12 madde kiminin çok hoşuna gitti. Eksik ve çok geç kalmış olmakla beraber, kötünün iyisi olarak değerlendirdim konuşmayı. Ve çarşaf açılımlarından, “Laiklik tehlikededir diyemem.”lere kadar, her türlü desteği veren, ve kendi kitlesiyle kavga halinde ve demoralizasyonu artırmış, bu günlere gelinmesinde dolaylı desteği olmuş Genel Başkan ve şahsında çoook hızlı Y-CHP yönetimine, ek olarak hatırlatmamız gereken maddeler var. Bunları da ben yazayım dedim 

Eğer solcu iseniz;

Madde 1 : Kimlik siyasetini bırakacaksınız! Hemşehricilik, şıhlık, hacı, hocalık, ağalık, beylik, halhlarvs her türlü feodalizm artığına karşı çıkacaksınız! Hocaefendi’nin eteğini öpen adam değil çooook hızlı solcu liberal bir fert bile değildir! Ve Y-CHP kurmaylarının zamanında başta Fethullahhakkında olmak üzresöylemleri ortadadır. CHP tabanının, muhtaç edildiği isimler bellidir. Bu taban, AKP tabanı değildir. Masabaşı oyunları, bu tabanın direncini kırmaz. Ve bu taban, özeleştiri beklemektedir. Özeleştiri ve yenilenme.

Madde 2 : Diyanet’in kapatılmasını,kapatma değilse bile, cumhuriyet sürecindeki haline getirilmesini savunacaksınız! Diyanet’in başında tarafsız, sivil, Mülkiye memurları olacak! Diyanet, şura halkı kilise, bura halkı cemevi istiyor diyerek, bütçe sağlayan ve denetim yapan bir kurum olmalı. Bütçesi fazlasıyla kısılmalı. Ve başında fetva veren bir din adamı değil, sivil bir bürokrat olmalı. Fetva makamı kabul edilemez!

Madde 3 : Her şehir de 1 yada 2 tane hariç, imam hatiplerin kapatılmasını savunacaksınız! 79 milyon nüfusu olan Türkiye’de 600 milyon insanı içine alacak kadar cami, gereğinden fazla imam var zaten! Türkiye’nin pozitif-laik okullara ihtiyacı var. Aklı hür, İrfan hür, vicdanı hür nesiller lazım! Bu kadar çok ilahiyat değil, planlama minvalinde, laik ve geleceği kuracak meslekleri yetiştirecek “akademi”ler lazım.

Madde 4 : Alevi kesiminin kültürel hakkı olan cemevi realitesi için daha çok mücadele edilmeli. Laiklik, demokrasinin ana olayıdır. Ve laiklik, şıh ve onun kulları da olsun, o da olsun tarzı bir ucuzluk değildir. Ve gitgide Ortadoğu batağında, şarkın her türlü pisliğinin fazlasıyla sıradanlaştığı bir yapıda, bir kısım CHP tabanı da maalesef ülkenin tamamı gibi feodal sürü olmaya, II. Cumhuriyet’in yok ettiği yurttaş olgusuna ve pozitif akla sırt çevirmeye meyillidir. Ve bu kesim, genel başkanın Alevi olmasından dolayı, duygusal reaksiyon vermeye hazır hissederken, genel başkan ve ekibinin kendilerine büyük zarar verdiğini görememektedir.

Madde 5 : En temel insan hakkı olan sağlık, pozitif laik eğitim ve sosyal güvenliğin özelleştirilmesine karşı çıkacaksınız! Sağlık ve eğitim haktır, satılamaz! AKP sürecinde, ya imam hatip ya kolej sarmalına itilen tabanınızın korkularını göreceksiniz. Bu nasıl bir solculuktur ki, laik, ücretsiz, pozitif eğitim hakkı yıllardır törpülenirken, Abant’larda boy gösterir, cemaat okulları kapatılırken, ortalığı ayağa kaldırır? Ortalık, ayağa, bunlara parsel parsel, Ankara’yı teslim ediyorsunuz, Kamu Hastane Birlikleri yasası hazırlığındasınız, şehir merkezindeki tüm hastaneleri satışa çıkarıp, merkezde bir arsada hastane birliği olarak kurulmuş yapıya nasıl kendi kendini özelleştirme hakkı verilir, sağlık haktır diyerek kaldırılır! Şovmen vekilleriniz, artık sizi temsil etmemektedir…

Madde 6 : Planlı, Güdümlü, devletçi ekonomi diyeceksiniz. Devlet Planlama Teşkilatı’nın yeniden güçlendirilmesini, yeniden 5 yıllık kalkınma planlarının uygulanmasını, 12 Eylül (24 Ocak) öncesine dönülmesini savunacaksınız! Hangi sol? CHP dersek devletçi ekonomi, sosyalistler dersek, kolektif ekonomi değil midir olayın özü? Ve tüm Avrupa sosyal demokratları sıkça kamulaştırma yapmadı mı? Cumhuriyet’in ve kamunun ve dolayısıyla halkın tüm kazanımları, üç otuz paraya özelleştirilirken, ortalığı ayağa kaldırmanız gerekmez miydi? Yoksa milliyetçilik mi? Yoksa kendi öz aklınız ve rasyonel bilginiz yerine, mürit usulü 2. Cumhuriyetçi yada Tesevci kesimlerin kulağınıza üflediği seslerle, 12 Eylül askerleri ile sistem mantığını karıştıracak kadar basit, sığ ve zavallı mısınız?

Madde 7 : Aslen liberal olan, ancak ülke şartlarını bilen İnönü’nün İktisat Vekili akabinde Atatürk’ün başbakanı olan Bayar, özel sektöre bıraksak, fabrikayı İzmir’e kurardı, ama biz Nazilli’ye kuruyoruz, bu devletçilikten razı mısınız der ve halk da kurban olalım böylesi devletçiliğe der Nazilli Basma Fabrikası’nın açılış töreninde. Velhasıl devletçi ekonomiyi savunacaksınız! Dersimli Genel Başkan’ın ağzından bir kere ne olacak şu Tunceli’nin atıl hali, devlet yatırımı niye yok dediğini duymadık. Yada yine kendisini fazlasıyla destekleyen ve Türkiye’nin demir üssü olan Divriği’deki demir madeninin atıl hali üzerinde konuşmazlar? Sn. Genel Başkan başta, günlük polemiklerle, ve duygusal nefretleri aklın önüne geçiren kadrolarla bu kadar maalesef. Ve rasyonelce, Türk sağı ve 24 Ocak Kararları ile hesaplaşamıyorlar.O yüzden de kitlelere güven ve anti-tez umudu sunamıyorlar. Sn. Genel Başkan’ın aklı hala Cem Boyner’in Yeni Demokrasi Hareketi’nde kalmış. Soğuk Savaş’ın bitişi sürecindeki yalanlar, Sn. Genel Başkan’ın ve kadrolarının ya işine gelmiş, yada feodal bir kan davası güderken, kandırılmışlar. 12 Eylül sürecinde, Diyarbakır Cezaevi’nde bir takım pislikleri yapanlar, hatırlatırım, Atatürk’ün partisini de kapattılar. Atatürk’ün en hassas olduğu konu olan “aklı hür, irfanı hür, vicdanı hür” nesillerin garantörü olan laikliğin köküne kibrit suyu atılırken, bu nasıl Kemalizm yada solcu olacaksak, bu şeriat tehlikesi konusunda yanlış davrandık deme noktasında CHP kurmayları, rasyonael bir özeleştiri yapmalı ve tabanını ikna etmeli. Ecevit, bilginin ve okuryazarlığın çok daha düşük olduğu bir ülkede, yüzde 42 oy aldı. Sn. Genel Başkan ve ekibi, neo-liberal çağda, acaba Dersimvsde zaten olmuştu kini yerine, rasyonel akılla ne olacak bu Tunceli’nin, Mersin’in, Edirne’nin, Rize’nin atıl hali, devletçilik nasıl sarsılır dese daha çok oy alır mıydı? Sn. Genel Başkan’ın göreve ilk geldiği süreçte -benim de dahil olduğum- umut dalgası ve medya desteği sanki alırdı dedirtiyor…

Madde 8 : Diyanet’in bütçesinin üniversitelere, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları’na devrini savunacaksınız! Bir devler düşünün ki, 12 bakanlığın bütçesinden büyük bir Diyanet kurumu var, Ve Plüton’a giden Dünya’da bu kadar büyük bütçe ve rant imparatorluğu ile, tek ürettiği, abuk sabuk, insanı dumura uğratan fetvalar. Eğer samimiyseniz, insanların emeğini, vergisini, umudunu, Plüton’a giden Dünya’da bu denli sömüren bir yapıyla nasıl geleceğe yüreyeceğiz, yeter gayrı milleti kandırdığınız dersiniz.

Madde 9 : Toplu sözleşme, grev, taşeron değil, kadro, kıdem tazminatı, emeklilik haklarını savunacaksınız! Ve düşünün ki, amaaan alayı aynı hırsız, aynı vahşi kapitalist, aynı pislik algısını geçemiyorsunuz. Velevki Atatürk’ün partisinde değiliz, sizin çoooh güzel solculuk oynadığınız, Osmanlı maarif vekili (eğitim bakanı) Emrullah Efendi’nin “Şu mektepler olmasaydı maarifi ne güzel idare ederdim” sözüne nazire yaparcasına, şu Kemalistler olmasa dediniz durdunuz… SHP’den bin beter hallerdesiniz. Şu çoooh güzel solcu yapıda, halka reva gördüğünüz en basit, en sembol ismiyle Hazinedar türevleri midir? Mafya bozuntusu diye herkesin dediği Sarıgül türevleri midir? Neye binaen, yok Allah var bunlar farklı, bunlar temiz, düzgün imgesiyle oy alacaksınız? Efendim halk böyle. Değil efendim. Halk, 2009’da İzmir’de tulum yaptırdı, halk yıllardır Büyükerşen’i bırakmıyor. Halk “Topuklu Efe”yi çok sevdi. Halk, Türkiye’nin ilk komünist belediye başkanını şaşkınlık ve helal noktasında, hayranlıkla izliyor. Masabaşı ezberleri bırakmanın zamanı gelmedi mi?

Madde 10 : Az kazanandan az, çok kazananlar çok vergi diyeceksiniz! Solculuk, ne zamandır, özgür yurttaş, aydınlanma, fet olgusu çıktıktan sonra, burjuva devrimi tamamlndıktan sonra, yeni toplumun ezileni olan, alt-orta sınıf ve proleteryanın sesi olmaktan çıktı? AKP dönem zenginlerini yaratırken, PKK silaha dayalı dağ padişahlığı sürdürürken, bu düzeni yaratan eski bir takım, kirli isimleri de biz savunalım, ordan yolumuzu bulalım ucuzculuğunun artık gitmediği, genç neslin, partilerinden farklı olarak, sistem mantığı, ve düzenli bir yapı istediği, bu noktada ideolojik kırılmaların arttığı, kişileri değil, sistemi, sektörleri, geleceği konuşmanızı istediğini görmüyor musunuz? CHP’li yaşlı ve gitgide duygusallaşan, feodalleşenler, Alevi diye Gandi’yi, Kürtçülük batağında debelenenler Selo’yu, artık değişime ayak uydurmak zorunda kalan eski ülkücüler püskevitçibahçeli’yi neye binaen savunacaklar? CHP’den koptuk, tekbir dışında sunacağı bir şey olmayan AKP’den koptuk. Selo’ya gittik, Fransızlar’ın 99’dan beri ilk defa fay hatları bu kadar hareketli dediği bir ortamda, olası depremde, Selo kaçak çay ile mi felaketi önleyecek? Ve ülkenin kurucu partisi yada ideoloji ile yükselmiş tüm diğer sol partiler gibi, sizin isimlerden ve feodalizm batağından ziyade, daha çok fikir sunmanız gerekmez mi? Yenikapı konuşması, sadece liberalce herkesin kabul etmesi gereken bir şey. Peki CHP olmaya yeter mi?

Madde 11 : Her türlü -bizim adam, sizin adam farketmez- illegalliği reddedeceksiniz! Devletin malı deniz anlayışıyla kavgalı olacaksınız! Devlet 80 milyonun devleti! Her türlü rant, talan, rüşveti reddedeceksiniz! Hakan Fidan için yasa çıkarılınca, devlet falan kişi için yasa yapar mı, görülmüş şey değil dedik. Peki falan kişi sizin için niye bu kadar değerli? Herkesin nefret ettiği belediye başkanlarınız da niye bu kadar ısrarcısınız? Aklımıza, dedikodularla dolu, kötü şeyleri getirmek istemiyoruz. Ancak mesela 99’da Ankara’yı peşkeş çeken yapılar hakkında okudukça, insan, büyük resimden şüpheleniyor.

Madde 12 : Küçük burjuva jakoben solcusu Atatürk’ün kurduğu ama dejenere olmuş devletimizde, toplumların üstüne koya koya gittiğini bilen tutarlı solcular olarak, mesela 1789’u en çok savunan Fransız komünistleri gibi, İstiklal Marşı ve Atatürk ile, 10. Yıl Marşı ile vs kavgalı olmayacaksınız!

Madde 13 : “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.” Diyen Gazi’nin, “Harika Çocuklar Yasası” çıkaran İnönü’nün, Türkiye’nin en değerli entelektüellerinden Şair Başbakan Ecevit’in partisinde olduğunuzu unutmayacaksınız. Ve her türlü, bunlaaaaaar tarzı eleştiriye, keşke sende bunlaaaaaar gibi olabilsen diyeceksiniz. Tüm Dünya’da her türlü faşizmin vurucu gücü, eğitimsiz, ve gitgide gelecek umudundan koparılmış sürülerdir. Ve Türkiye artık vıcık vıcık arabesk bir popülizmi kaldıramıyor. Artık, siz Çankaya’da tuzu kurular, biz milletin adamı gibi eleştirilerden hareketle, biz daha seviyesiz oluruz yarışına girmeyeceksiniz. Velevki CHP’yi sevmiyor, 2. Cumhuriyet tezleriyle, 30 yıldır aşırı zehirlendiniz. Deniz Gezmiş ve diğer sol sembollere bakın. Köylerde, kahvelerde, kırda, şehirde her yerde insan içreler ve en tutucu kesimlere bile samimiyetle kendi radikal fikirlerini anlatıyorlar ve kitleleri kazanıyorlar. Aynı şeyi, 94 seçiminde genelevlere kadar giderek, Refah ve adayı Erdoğan’da yaptı. Olayın özü, samimiyet ve inandırıcılık. Biz de dinciyiz, biz de hırsızız, biz de halk çocuğuyuz (monşer sanki uzaydan geldi) tribindesaçmalarken,ve aslı varken, kimse size bakmaz, bakmıyor, kendi tabanınız bile güven duymuyor. Fabrikatörün oğlu Engels, burjuva çocuğu Allende, milletvekili ile ressamın oğlu Ecevit, doktor Che… Eşyanın tabiatı gereği, tüm dünya’da sol eğitimli kitlelerin üzerinden ve fikrini samimice anlatarak var olmuştur. Ultra Katolik ve okuryazarlık oranı Türkiye’den daha düşük Venezuella’da Chavez fenomeni oluşabiliyorsa, ve Türkiye’de sol kesim bu haldeyse, orda dönüp “samimiyet” ve “olmayan fikir” konusunda öz eleştiri yapmanız gereklidir. Velhasıl elitleeeeer, tuzu kurulaaaaar, edebiyatlarından kopup, biz de rantiyeci hırsız, ucuz popülistiz, bizde çalıyoz, halk çocuğu olmak bu esprilerinin tutmadığını ve tam tersi, keşke sende öyle olabilsen demeniz gerektiğini öğrenirsiniz.

Gündemi bu kadar yoğun, seviyesizliğin bu kadar zirve olduğu, güzide ülkem, insanı yorarken, bunun böyle gitmediği, her gün biraz daha anlaşılıyor. İnsan söylese faydası yok, sussa gönül razı değil. Sn. Genel Başkan’ın da katıldığı bu miting tiyatrosu bende absürt bir komedi esinlendirdi ve 12 madde yetmez, birkaç şey de ben diyeyim dedim. Tek başına bir hiç olduğumu -ben bilirim de, bu ülkede çoğu kişi bilmez- bilirken, taşıdığım damla yangını söndürmeye asla yetmezken, hiç olmazsa, safım belli olsun misali bişiler karaladım  Umarım bu ülkede, bişiler rayına girer 

Not : Klasik bir demokrasi için, en temel şey oy verme ve temsil hakkı. Yani seçim barajının olmayışı. En temel, en basit şey bile yıllardır konuşulmuyor bu ülkede. Geçtim çok hızlı solcu olmayı, demokrasi nutukları atılırken, keşke şu 15 yılda şu en temel şey tartışılsaydı bari. Çadır tiyatroları tam gaz ;)

10 Ağustos 2016, Halkınhabercisi